22 Haziran 2019 Cumartesi

Kazak Birliğinin Kurucusu, Ulu Kazak Hanı Abılay (1711-1781)

Kazak Birliğinin Kurucusu, 
Ulu Kazak Hanı Abılay (1711-1781)

Abılay Han, Kazak Bağımsızlık hareketini başlatmış olan liderlerden birisidir. Asıl adı Ebu’l-Mansur”, kazandığı başarıdan dolayı,  tarihteki Türk Hakanları örneğinde olduğu gibi “Abılay Han” adı verilmiştir. Kazakistan’ın yakın çağlarda yetiştirmiş olduğu büyük devlet adamı, komutan ve yaşadığı devrin önde gelen bir diplomatı olarak bilinir. Abılay Han,  Cuci sülalesinden, Kazak Hanlığı’nı kurucusu Jangir Han’ın beşinci neslinden gelmektedir.

Ebu’l-Mansur’da tıpkı Moğol İmparatorluğu’nun kurucusu Cengiz Han gibi, çocukluk yılları sıkıntılı geçmiştir. Kazakların tarihinde karanlık ve sıkıntılı bir dönem olarak bilinen  1723 felaketinde Ebu’l-Mansur’un babası da  öldüğü için, Mansur  yetim kalır. Kazak tarihinin üç bilge kişisinden birisi olan Töle Biy( diğer ikisi Ayteke Biy ve Kazbek Biy) bu yetim çocuğu himayesine alır. Mansur’un bundan sonraki hayatı Töle Biy’in koyun ve atlarını otlatmakla geçer, Mansur bu sırada henüz 13 yaşlarında yani çocukluk devresini geride bırakıyordu.

Töle Biy, bu yetenekli genci bir çoban değil, bir oğul gibi görür ve  tecrübelerini ona aktarır.Bilhassa da,Töle Biy, aklını, ferasetini, halk yönetimi kabiliyetini ve amansız düşmana karşı sadece Kazak halkının birliğiyle direnebileceği hususlarını  öğretir. Abılay 20 yaşındayken cesaretiyle, yiğitliği ile kanlı bir savaşta halkın gözüne girer. Tahminen 1730-1733 yılları arasında gerçekleşen bu savaşta göstermiş olduğu olağanüstü başarısından dolayı da Büyük dedesinin ruhuna sığınarak, yüksek sesle “Abılay, Abılay”  sloganıyla düşmana saldırır. Zaferle sonuçlanan savaşın ardından, Abılay Orta Cüz Hanı  seçilir ve Kazak bozkırının en itibarlı şahsiyeti olarak  kabul edilir. Bundan böyle Ebu’l-Mansur ismi unutulur ve  Abılay olarak tanınmaya başlar. 1730-33 seneleri arasında Orta Cüz askerleri ile Congar ve Kalmuk askerleri arasında birçok büyük savaşlar olmuştur. 1732’de ise Congarlar 7 binden fazla askeriyle Orta Cüzün doğusundaki köylere saldırırlarsa da Kazakların karşı taarruzla düşmanı püskürtürler. Çin tarihi belgelerinde “1733 yılında ve  Abılay henüz 20 yaşında iken, Kazak ve Kalmuklar arasında büyük bir savaş olduğu” ifadesi geçmektedir. Özellikle 1730-1740 yıllarında yapılan savaşlarda Abılay, askeri cesareti,  uygulamış olduğu tekniği, komutanlık kabiliyetini ortaya koymuştur. Meşhur kanlı savaşın yiğitleri arasında adları geçen; Karakerey Kabanbay, Şakşak Janibek, Karakalpak Kılışbek, Şapıraştı Navrızbay v.b. de Abılay ile birlikte savaşmışlardır.

Bu olaylardan sonra Abılay,  Kazak halkının kurtuluşunu kabileler ve cüzler arasındaki birliğin sağlanmasıyla mümkün olacağına inanmıştı. Bundan sonraki süreçteki çalışmaları Kazak halkının birliğine yönelik olmuş ve bunu başarmıştır. Bundan sonra iktidar, yavaş yavaş Tauke Han’ın torunu Abilmambet Han’ın elinden, Abılay’a geçecektir. Abılay’ın yiğitliği, akıl ve ferasetine inanmış olan  Abilmambet, Abılay için adeta bir danışman konumunda olmuştur.

1738-1741 yıllarında Abılay Han önderliğindeki Kazaklar, Congar işgalcilerine başarı kazanmışlarsa da, 1742 yılında Congarların beklenmedik bir saldırısı sonucunda Abılay Han tutsak düşer. Hanın, düşman elinde tutsak olması, Kazak toplumunda ciddi  sorunlara sebep olur. Töle Biy ve Abilhayır Han’ın, Orenburg yönetimine müracaatları ve  vermiş oldukları tavizlerin karşılığında Abılay Han, özgürlüğüne kavuşması için başlatılmış olan görüşmeler semeresini vermiştir.  Üç Kazak Cüzü’nün temsilcileri, Töle Biy’in başkanlığındaki bir heyet, Orenburg’a gider, yapılan görüşmelerden sonra,   5 Eylül 1743’te Abılay’ı özgürlüğüne kavuşmuş olur.

Abılay Han’ın gerçek iktidarı 1744 yılında Abilmambet’in Türkistan’a göç etmesinden sonra başlar. Abilay, Kazak halkının, Kalmuklarla yapmış oldukları ağır savaşlardan dolayı yorgun düştüğü için halkının  eski gücüne kavuşabilmesi için diplomatik işlemlere ağırlık vermiş ve bu konuda da başarılı olmuştur. Abilay Han,Kazak halkını oluşturan kabile ve cüzler arasındaki birliği yeniden kurabilmek amacıyla Çin İmparatoru ile siyasi ilişkilerini yoğunlaştırır. Abılay Han, bu sırada Rusya ile Çin’in arasındaki anlaşmazlıklardan yaralanmak için böyle bir tavır takınmış ve semeresini de almıştı. Abılay 1745’ te, Congarlar arasındaki iç çekişmeler ve özellikle de, Congar Çin savaşından yararlanmıştır. Nitekim Doğu Türkistan sınır bölgesindeki Kazak topraklarına yerleşen Oyratları buradan kovarak, Kazak topraklarını geri almıştır. Bu süreçte, Kazak halkı arasında birliği ve bütünlüğü sağlamayı başarır. 1745’te Orta Cüz Han’ı Abilmambet, Abılay ve Barak’ın isimleri birlikte söylenirken, 3-4 sene sonra bu durum tamamen değişmiş ve sadece Abılay Han’ın adı zikredilir. 1749 yılından itibaren Orta Cüz Han’ı Abilmambet  artık, Taşkent şehrinde oturmakta, yönetimden de elini ayağını çekmiş, Barak sultan yapmış olduğu hatalardan dolayı yurdunu terk etmiş  olduğu için Orta Cüz’ün  yönetimi Abılay Han’a kalmıştır.

Kazak halkının iki asırdan beri devam eden Congar saldırılarına karşı bağımsızlık mücadelesinin son dönemi, Kazak halkının(Alaş halkının) zihninde “Şandı Jorık”(Tozlu Sefer) adıyla ebedileşir. 1771’de Edil Kalmukları Kazak toprakları üzerinden Jongarya’ya göç eder. Kişi(Küçük) Cüz hanı Nuralı acil sefer düzenleyerek Jem ırmağı boyunda Karmuklara ilk darbeyi vurur. Abılay Han idaresindeki Kazak kuvvetleri, Balkaş Gölü yakınlarında, Kalmuk kuvvetlerini kuşatır.  Kalmuk reisleri Ubaş ile Seren, başka çareleri kalmayınca kayıtsız-şartsız teslim olmak yani Abılay Han’ın yönetimine girmek istediklerini bildirirler. Kazak Biyleri konuyu tartışırlar ve sonunda Abılay’ın, ”yenilen düşmanın kılıçtan geçirilmesinin  faydalı olmayacağı yönündeki görüşü kabul edilir.” Edil’den göç eden Kalmuk’larla uzlaşıp, hiç olmazsa onların kolaylıkla Congarya’ya geçmesini sağlamak suretiyle, doğuda bulunan komşu ile  gelecekteki ilişkiler düzene konmuş olur. Congarlar’dan elde edilen doğudaki topraklara, Kazak köylülerinin yerleşmesi Abılay’ın politikasının uzun vadeli olduğunu göstermektedir.

Abılay Han’ın atmış olduğu adımlar ve uygulamaları, Kazak Halkının birliği, topraklarının bütünlüğü temeline yönelik olmuştur. Taht kavgası sırasında Barak sultan Abilhayır Han’ı öldürür. Bu sırada, Abılay Han’ın tek düşüncesi, Kazak halkının birliğini kurma yolunda hata yapmamaktı. Abılay, savaş anında ve barışta yönetimi altında bulunan halka, özellikle de askerlere karşı uygulamış olduğu disiplin halkın  ve askerlerin Han’a olan güvenlerini  artırdığı gibi, özellikle de  askerlerin milli ruhunu canlandırır  ve cesaretlerini artırır. Bu durum Kazak askerlerinin başarısını olumlu yönde geliştirmiştir.

Abılay Han, düşman askerinin sayıca  fazla olmasına bakmaksızın, kendi kuvvetlerinden fazla ordularla savaşmaktan çekinmez, ve savaşları genelde  kazanırdı. Abılay Han’ın dikkate değer en büyük özelliği, Kazak halkının gücünü birleştirmiş, askeri bakımdan güçlü bir ülke konumuna ulaştırmıştır. 1771’de  Abilmambet Han’ın eceli ile ölümünden sonra, töre gereği, Orta Cüz’ün Hanı olarak ya Abilmambet’in kardeşleri, ya da büyük oğlu Abilpeyiz seçilmeliydi. Ancak ülkenin içinde bulunduğu sıkıntılar da göz önünde bulundurularak, yetki ve sorumluluk sahipleri özellikle de Abilpeyiz’in isteğiyle üç Cüzün yönetim vekilleri Türkistan’da Abılay’ı Kazak Cüzlerinin ortak Han’ı olarak seçerler. Böylece Abılay artık sadece Orta Cüz’ün Han’ı değil, artık Kazak Halkının “Ulu Han”ı olarak tahta oturmuştur.

Dış politikada da, Çin İmparatoru, Congar Hanı ve diğer Orta Asya Devletleri  Abılay‘ı Kazak Hanı olarak resmi türde tanırlar. Ancak onun hızla itibar ve şöhret kazandığından ürkmeye başlayan Rus Çarı II. Katerina, Abılay’a sadece Orta Cüz Hanı muamelesi yapar. Bu durum, emperyal güçlerin genel siyaseti olan  “Böl ve yönet” stratejik politikasının gereği idi.  

Ş. Valihanov Abılay Han’ın bütün kabileleri ve cüzleri birleştirmesi ile ilgili olarak, Abılay’ın, başlatmış olduğu merkezileştirme yani Kazak birliğini kurma projesinin neticesi olduğunu ifade etmektedir. Çünkü Abılay Han zamanına kadar, Kazak hanlarının yönetimlerinin önünde konseyler, boylar reisler ve bağımsız hareket eden sultanlardan oluşan ciddi manada  engeller vardı.
Abılay Han’ın bu başarısı, “Kazak halkının efsanelerinde, öykülerinde derin izler bırakmış ve kıymetli eserler vücuda getirilmiştir. AbılayHan, haysiyetli, onurlu, milliyetçi ve muhteşem bir kudrete sahip bir şahsiyet olarak bilinir. Kaynaklar, Abılay döneminde, Kazak Halkının mutlu, güçlü ve birlik içinde olduğunu doğrulamaktadır. Ulu Kazak Hanı’nın, seferleri, kahramanlıkları ve zaferleri destanlara konu olmuş ve  halkın ağzında nesilden nesile  ulaşmıştır. Hayatı boyunca Abılay Han’ın yanından ayrılmayan yandaşı, hem akıl verdiği bilgin Bukar Jıray(Ozan) Kalkamanulı’nın: “Han’ım Altın Tahtın üstünde, Üç Cüzün birleşmesini beraberliğini sağladın” mealindeki sözleri, aslında bir gerçeğin ifadesidir.

Abılay Han, tıpkı günümüzdeki Kazakistan Cumhuriyeti’nin bir yanında Rusya, diğer yanında da Çin olduğu gibi o dönemde de bu  iki büyük ve tehlikeli düşmanın arasında yaşama mücadelesi  vermiştir. Abılay Han,  Kazak halkının jeopolitik yapısına uygun düşen bir siyaset yürütmüştür. Abılay Han, Çin ordusu Congarları mağlup ederek Kazakistan’a yaklaştığı sırada, Müslüman devletlerin bir araya gelmesi yönünde ciddi adımlar atmıştır. Böylece Afgan Şahı Ahmad Durani ile anlaşma yapar. Türkiye’ye(Osmanlıya) elçi göndermek suretiyle iyi niyetini bildirir. Bu arada Çin ile ilişkilerini düzenlediği için Rusların isteklerine boyun eğmemiştir.

Ekim 1779 yılında, Rus Çarı’nın “hanlık sembolleri takdim etme” davetini reddederek Petropavlo gitmemiş olması Abılay’ın Rusya karşısındaki konumunu göstermesi bakımından önemlidir. Hatta Kazak kuvvetleri, Pugaçev savaşı sırasında 3 bin kişilik bir kuvvetle “Hasret Beldesi” boyundaki Rus istihkamlarına baskınlar  düzenlemiştir. Ş.Valihanov’a göre: Abılay, “1771 yılında Han seçildiğinde de, Rus sınırına yemin etmeye gitmemiş olması da Ruslar karşısındaki durumunu göstermesi bakımından önemli” olduğunu ifade etmektedir. Nitekim Ruslar, 4 Ekim 1779 yılında Orenburg yönetimi, “Kazak ordasında Abılay’ın etkisini düşürme maksadıyla, onunla çekişmeye girecek birini bulmak” gibi tedbirleri alır. Abılay kahırlı bir idareci, aynı zamanda Kazak halkının manevi değerinden beslenen, yetenekli bir saz(Küy) sahibidir. Abılay hayatının büyük bir bölümünü at üstünde yani seferlerde geçirmiştir. Kazak Halkını birleştiren ve bağımsız Kazakistan’ın temelini atmış olan bu ulu Han, Arıs ırmağı kıyısında 1781 yılında vefat etmiş, Kazakistan’ın manevi  başkenti Türkistan şehrinde, Hoca Ahmet Yesevi türbesinde, Kabirhane ve Aksaray arasındaki dehlizde ebedi istirahatgahındadır. Ruhu şad olsun, Yüce Allah (c.c) kabrini nurla doldursun.

Abılay Han, Kazak halkının nazarında büyük bir devlet adamı, cesur bir komutan, becerikli bir diplomat olarak kalmıştır. Bağımsızlık uğruna verilen mücadelenin önderi olarak Abılay Han’ın şahsiyeti, akıllı davranışları Bukar Jırau, Ümbetay, Şadi Töre Jangirulı jırlarında(türkülerinde) geçer. K. Jumantayulı, M.Aytbayev gibi şairlerin şiirinde, İ.Esenberlin’in, A.Kekilbayev’in, K.Jumadilov’n v.b. şair yazarların eserlerinde yer almıştır.

1993 yılında  devletin milli para biriminde Abılay Han’ın resmi yer aldı. 2005 senesinde onun hayatını anlatan “Köşpendiler” filmi hazırlanmıştır. Bir de, son dönemde Kazak araştırmacıları Çin arşivlerinde Abılay Han’ın Çin imparatorları yapmış olduğu yazışmalar konusunda çalışma yapmaktadırlar. Abılay Han, dağınık halde ve birbirleriyle mücadele halindeki Kazak halkını birleştirmeyi başarmıştır. Bu dönemde Rus ve Çin politikasının kaynağını Roma İmparatorluğu’ndan almış olduğu “Divide et  imperium” yani “parçala ve hükmet” stratejini alt-üst etmiş ve halkının birliğini, ülkesinin güvenliğini sağlama konusunda üstün başarı  göstermiş ve bu yönü  ile de, tarihe  mal olmuş büyük bir devlet adamıdır. Abılay Han’ın bu akılcı  ve realist politikasının bugün kardeş Kazakistan Cumhuriyetinde de aynı kararlılıkla  sürdürüldüğünü görmek, bu güzel ülkenin ve halkının geleceğinin aydınlık ifadesidir.
Prof.Dr. Abdulkadir YUVALI 
Kaynak:

15 Haziran 2019 Cumartesi

Ayvalık pazarına Yunan hücumu

Ayvalık pazarına Yunan hücumu

Balıkesir'in ilçesi olan Ayvalık, Yunan vatandaşlarının alış veriş merkezi haline dönüşmüş durumdadır.

Ayvalık ilçesine Yunanistan'ın Midilli adası çok yakın olduğundan, Yunanistan vatandaşları Türkiye'deki pazarların ucuz olması nedeniyle Ayvalık'tan alış veriş yapmak üzere akın akın gelmekteler. 
Türk Parasının değer kaybetmesi de bu alışverişlere sebep olmaktadır. 
Komşu Yunanistan vatandaşları bizim sayemizde ucuz mallara kavuşmaktalar.
Balıkesir-Ayvalık ilüçesi
Türk lirasının değer kaybetmesi ile birlikte çok sayıda turist Türkiye'ye geliyor. Balıkesir'in Ayvalık ilçesinde haftada 2 gün kurulan semt pazarı, Midilli Adası´ndan gelen Yunan turistlerin akınına uğruyor. Yunanlar, pazar alışverişinin yanı sıra mobilya, halı, mutfak malzemesi gibi pek çok ürünü de Ayvalık'tan satın alıyor. 
Turizmci Eşref Jale Midilli´de bir fincan kahve 3.2 Euro'ya satıldığını Ayvalık´ta ise bir tişörtün 3.2 Euro'ya satıldığını söylüyor.
Türkiye´nin batıya açılan en uç noktası olarak kabul edilen `Ayvalık Deniz Hudut Kapısı´ndan ilçeye giriş yapan Yunan turistler, bavullar dolusu alışveriş yaparak, ülkelerine dönüyor.
Yunan vatandaşları alışverişte
Her hafta perşembe ve cumartesi günleri ilçede kurulan semt pazarına, Midilli’den feribot ile yaklaşık 400 turist geliyor. Yunanlar, aldıkları eşyaları koyacakları bavulları dahi Ayvalık’tan satın almayı tercih ediyor. Yunan turistler, pazar alışverişinin yanı sıra inşaat malzemesi, mobilya, halı, mutfak malzemesi, beyaz eşya ile mücevher ve baklava gibi birçok ürünü de Ayvalık’tan alıyor.
Ayvalık Bit Pasarı
MÜBADİLLER VAZGEÇEMİYOR´
Turizmci Öztürk Turhan, Midilli halkının, Ayvalık´ı tercih etmelerinin en önemli sebeplerinden birinin, mübadele döneminde birçok Yunan mübadilin Ayvalık´tan Midilli´ye gidip yerleşmesi olduğunu söyledi. “Günümüzde Midilli´de yaşayan pek çok Yunan mübadilin hayali Ayvalık´tır” diyen Turhan, şunları söyledi:
Balıkesir Ayvalık İlçesinden görüntü
“Onları nereye götürürseniz götürün, Ayvalık´a gelmeden edemezler. Yunan turistlerimiz Cumartesi günleri de Ayvalık´a akın etmeye başladılar. Bu durum ilçe esnafı için çok ciddi gelir kaynağı ve memnuniyet oluşturuyor.”
ALIŞVERİŞ İÇİN BAVULLARINI DAHİ AYVALIK’TAN ALIYORLAR´Ayvalık ile Midilli arasında deniz ulaşımını sağlayan feribot işletmeciliğinin kurucularından turizmci Eşref Jale de “Ayvalık´a gelen Yunan turistler, bavullar dolusu alışveriş yapıyor. Hatta bu alışveriş çılgınlığı o kadar ileriye gitti ki, bavullarını bile Ayvalık´tan satın alıyorlar” dedi.
Ayvlalıkta gün batımının harika görüntüsü
`BİR FİNCAN KAHVE FİYATINA TİŞÖRT SATIN ALABİLİYORLAR´
Jale, son günlerde Midilli´den, Ayvalık´a her geçen gün daha fazla turist geldiğini vurgulayarak, “Midilli´de bir fincan kahve 3.2 Euro’ya satılıyor. Oysa Ayvalık´ta 3.2 Euro’ya tişört satılıyor. O yüzden de Yunan turistler alışveriş için Ayvalık´ı tercih ediyor. Sadece mutfak ve giyim gereksinimlerini değil, mobilyalarını bile buradan alıp, ülkelerine dönüyorlar. Ayvalık´ta ekonomik anlamda çok ciddi bir sirkülasyon oluyor” diye konuştu.
(Kaynak: DHA
ulusalhaber-ulusalajans



 

5 Haziran 2019 Çarşamba

SİNAN MEYDAN : FARKINDA MISINIZ ??? SEVR’İ UYGULUYORSUNUZ


SİNAN MEYDAN : FARKINDA MISINIZ ??? SEVR’İ UYGULUYORSUNUZ !!!.
Sinan Meydan 

Sevr Antlaşması 152-155 arası maddelere göre; 50 bin kişilik bir askeri birlik dışındaki tüm ordu terhis ediliyordu. 168. maddeye göre tüm askeri okullar kapatılıyordu. “Askere Alma” başlığını taşıyan 165. maddeye göre “zorunlu askerlik” kaldırılıyor ve askerlik süresi 12 aya indiriliyordu
Yeni askerlik kanununa göre bedelli askerlik süreklilik kazanacak; parası olanlar 30 bin TL vererek askerlik yapmayacak parası olmayanlar ise sadece 6 ay askerlik yapacak. Bu kanun kabul edildiğinde askerlik yapmakta olanlardan 6 aylık askerliğini tamamlamış olanlar üç ay içinde terhis edilecek. Böylece mevcut ordunun dörtte üçü terhis edilmiş olacak. Bugün dört bir yandan kuşatılmış Türkiye bir anda neredeyse “ordusuz” kalacak. İşte o zaman ciddi bir “beka” sorunumuz olacak!
Peki neler oluyor?
Türkiye'nin “Ordusuzlaştırılması” ne anlama geliyor?
Cevap “seçmeli ders” yapılan tarihte gizli!
İngiliz Lord Curzon
YENİ ASKERLİK KANUNUYLA ESKİYE DÖNÜŞ
Başkanlık sistemiyle (anayasa+meclis+saray düzeniyle) fiilen cumhuriyetten meşrutiyete dönen Türkiye bu yeni askerlik kanunuyla meşrutiyetin de gerisine Tanzimat'a dönüyor. Anlayacağınız nerede biteceği belli olmayan geri dönüş tüm hızıyla sürüyor.
Şöyle ki Osmanlı'da 1846'da “Bedel-i Şahsi” uygulamasına geçildi. Buna göre “kura” çıkıp 5 yıllık zorunlu askerlik yapmak istemeyenler bedel parası ödeyerek kendilerinin yerine bir başkasını askere gönderebilecekti. 1865'te “Bedel-i Şahsi” kaldırılıp “Bedel-i Nakdi”ye geçildi. Böylece zorunlu askerlik yapmak istemeyen Osmanlı zenginleri “bedel akçesi” ödeyerek askerlikten kurtuldu. Osmanlı'da askerlik fakir Anadolu delikanlılarının Türk çocuklarının işi haline geldi.
İkinci Meşrutiyet'ten sonra 1909'da çıkarılan askere alma kanunuyla askerlikten muaf olan İstanbul halkının ve Müslüman olmayanların da askerlik yapması zorunlu hale getirildi. Mart 1914'te çıkarılan askerlik kanununa göre ise 18 yaşını dolduran her erkek askerlik yapacaktı.
Cumhuriyet döneminde 1927'de 1111 Sayılı Askerlik Kanunu çıkarıldı. Bu kanuna göre askerlik “bir vatan görevi” kabul edildi. Bu kanun sadece -askerlik süreleri değiştirilerek- bugüne kadar geldi. Bu yeni askerlik kanunu ise sadece askerlik süresini değil cumhuriyetin askerlik sistemini tamamen değiştiriyor.
Bu yeni askerlik kanunu bir geriye dönüştür. Öyle ki Osmanlı'nın 1846 Askerlik Kanunnamesi'ne göre padişahın özel ferman çıkararak “askerlikten muaftır” dediği kişiler askerlik yapmıyordu. Yeni askerlik kanununun 45. maddesinde de aynen şöyle denilmektedir: “Cumhurbaşkanınca gerekli görülen sahalarda özel olarak görevlendirilen gönüllüler Cumhurbaşkanınca belirlenen şartlara uydukları takdirde askerlik hizmetinden muaf tutulur. ”
Yani 1846'da “padişaha” verilen yetkinin bir benzeri 173 yıl sonra 2019'da “cumhurbaşkanına” veriliyor.
ÖNCE ORDUYU BİTİRMEK İSTEDİLER
1. Dünya Savaşı'nda yenilen Osmanlı'ya 30 Ekim 1918'de imzalatılan Mondros Ateşkes Antlaşması aslında orduyu bitirme planıydı. Antlaşmaya göre Osmanlı ordusu dağıtılacaktı. Düzeni sağlamak için sınırlı sayıdaki geçici birlikler dışındaki tüm ordu silahlarıyla birlikte İtilaf devletlerine teslim olacaktı.
Padişah Vahdettin Mondros'tan hemen sonra 5 Kasım 1918'de “İngilizleri memnun etme politikası gereği” ordunun onda dokuzunun terhis edilerek erlerin memleketlerine gönderilmesine ilişkin kararnameyi hiç itiraz etmeden imzaladı. (Tarih Vesikaları Dergisi 3387 Harp Tarihi Vesikaları Dergisi S.29 Belge 745. )
Mondros'tan sonra İngilizler büyük bir hızla Türk ordularını dağıtıp ordu komutanlarını tutuklayıp silah ve cephaneye el koymaya başladılar.
O günlerde Konya'da Kolordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa anılarında şöyle diyor: “Konya'ya bir İngiliz subayı gelip demiryolunun denetimini eline aldı bütün cephane ve silah depolarının kapısına kilit taktırdı. Silahların mekanizmalarını toplayıp bir sandığın içine doldurttu. Ve üzerine işgalin mührünü bastı. ”
YERLİ İŞBİRLİKÇİLERİN ORDU DÜŞMANLIĞI
VI. Mehmet Vahdettin
Padişah Vahdettin'in vazgeçemediği Sadrazam Damat Ferit İstanbul'daki İngiliz Yüksek Komiser Vekili Amiral Webb'e aralarında Ahmet İzzet Mustafa Kemal Kazım Karabekir ve Ali Fuat paşaların da bulunduğu gizli bir liste vererek “siyasi düşmanlarım” diye nitelediği bu kişilerin tutuklanarak Malta'ya sürgün edilmelerini istedi.
İngilizler Medine Müdafii Fahrettin Paşa'yı Irak Cephesi komutanlarından Ali İhsan Paşa'yı ve Kafkas Cephesi komutanlarından Yakup Şevki Paşa'yı tutuklayıp Malta'ya sürdü. Kafkasya'da başarılı işler yapan Nuri Paşa'yı Albay Mürsel Bey'i ve Albay Rıfat Bey'i hapsettiler. Kut Zaferi'nin kahraman komutanı Halil Paşa'yı da tutukladılar.

"Madde 168 Osmanlı askeri kuvvetleri gelecekte yalnız gönüllü askerlerden oluşacaktır. ”
Osmanlı Genelkurmayı'nda “İtilaf devletlerine güçlük çıkaracak” ne kadar gözü pek general varsa hepsi görevden alınıp tutuklandı.(Bugünde aynısı yapılmadı mı?)
Damat Ferit “Kuvayı Milliye'nin hakkından ben gelirim” diyen emekli Süleyman Şefik Paşa'yı Harbiye Nazırı yaptı. 14 Ağustos 1919'da Harbiye Nazırı olan Süleyman Şefik Paşa Vahdettin'in Kuvayı Milliye'yi ezmek için kurduğu Kuvayı İnzibatiye'nin başına geçmekle kalmadı Türk ordusunun kalburüstü birçok komutanını da görevden aldı.
Vahdettin'in Şeyhülislamı Mustafa Sabri ordunun tasfiye edildiği o günlerde üstelik İzmir'in işgalinden 15 gün sonra “Ordunun görevi oruç tutmaktır!” diye bir açıklama yaptı. 
Şeyhülislamın bu açıklamasından üç ay sonra 27 Ağustos 1919'da Alemdar Gazetesi'nde çıkan bir yazıda “Ordunun beş vakit namazda padişaha duadan gayrı bir şey bilmemesi lazımdır!” deniliyordu. İstanbul Müftüsü Dürrizade de 11 Nisan 1920'de yayınladığı fetvada “Millici paşaların öldürülmelerinin dinen caiz olduğunu” bildiriyordu.
Yerli işbirlikçilerin ordu düşmanlığı İngilizleri aratmıyordu.
Ordusuz Türkiye projesi: SEVR
Saray hükumetinin görevlendirdiği Osmanlı heyeti 10 Ağustos 1920'de Paris'te Sevr'i imzaladı. Atatürk'ün önderliğinde Milli Mücadele kazanıldı. Emperyalist paylaşım planı Sevr tarihin çöplüğüne atıldı. Lozan imzalandı. Ancak emperyalizmin Sevr hayali hiç bitmedi.
433 maddelik “idam fermanı” Sevr Anadolu'nun ortasına sıkıştırılmış ve iyice küçültülmüş Türkiye'nin aynı zamanda “ordusuz bir Türkiye” olmasını amaçlıyordu.

Sevr Antlaşması'nda Türk ordusunun asker subay silah sayısı hatta subay başına ve tabanca başına kurşun sayısı bile tek tek belirlenmişti.
İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon Sevr Antlaşması öncesinde 20 Mart 1920'de “Türklere askerliği yasaklayacaklarını” söylüyordu: “Türkler için askerlik mesleği tümüyle kapanmıştır. 
Lord Curzon

Kuşkusuz Türkler askerlik yapmak isterlerse başka bir yere gidebilirler. Fransız lejyonu onları kabul edecektir. Ancak İngiltere buna bile karşıdır. Çünkü Türkler öteki düşmanlarımızdan farklıdır başka bir yerde bile askerlik yapmaları iyi değildir. Türkiye'ye dönüp yeni bir askeri dönem başlatabilirler. ” (Doğan Avcıoğlu Milli Kurtuluş Tarihi C.1 İstanbul 1998 s. 106. )
Gerçekten de Sevr'in 152'den 208'e kadar tam 56 maddesi “Ordusuz Türkiye” projesine yönelikti.
Sevr'in 152-155 arası maddeleri Türk ordusunu dağıtırken silahlı güç olarak yalnızca üç küçük yapı bırakıyordu. 
Bunlar:
1. Padişahın güvenliğini sağlayacak 700 kişilik özel koruma birliği (hassa alayı) 
2. İçeride düzen ve güvenliği sağlayacak 35 bin kişilik jandarma birlikleri 
3. Jandarma birliklerini destekleyecek 15 bin kişiyi aşmayacak özel birlikler. Toplam 50 bin kişi civarındaki bu askeri birlik dışında kalan tüm ordu 6 ay içinde terhis edilecekti.
Sevr'in 168. maddesi; tüm askeri okulları kapatıyordu.
(Bugün okullar bir bahane ile kapatılmadı mı?)
Sadece izin verilen birlikler için 1 subay okulu ve her yersel bölgede 1'er küçük astsubay okulunun açılmasına izin veriyordu.
Sevr'in “Askere Alma” başlığını taşıyan 165. maddesi zorunlu askerliği kaldırıyor barış döneminde 36 ay olan askerlik süresini 12 aya indiriyordu.
Sevr Türkiye'nin kara deniz ve hava gücünü tamamen yok ediyor hava sahasını yabancılara açıyordu: 184. madde “Türkiye'de yapılmakta olan -denizaltılar da dâhil- bütün gemiler yok edilecektir” diyor; 
188. madde Deniz Kuvvetleri'ne alınacak subay ve erlerin sayı ve niteliğine Müttefiklerarası Deniz Kuvvetleri Denetleme Komisyonu'nun karar vereceğini söylüyor; 
191.madde “Türkiye'nin askeri kuvvetlerinde hiçbir kara deniz hava kuvveti bulunmayacaktır” diyor; 192. madde “işbu antlaşma yürürlüğe girişinden başlayarak iki ay içinde Türk kara ve deniz kuvvetlerinde kadrolu olan bütün havacı personel terhis edilecektir” diyor; 193. madde “Müttefik devletlerin uçakları Türkiye'nin tümünde; havadan transit geçiş ve iniş özgürlüğüne sahip olacaktır” diyordu.
Sevr'in 207. maddesi Türkiye'nin herhangi bir yabancı ülkeden askeri destek veya askeri eğitim almasını yasaklıyordu. Ayrıca Müttefik Devletlerin de kendi ordularına hiçbir Osmanlı uyruğunu almayacakları belirtiliyordu. Böylece Lord Curzon'un istediği gibi Türklere askerlik yasaklanmak isteniyordu.

Atatürk'ün önderliğinde Milli Mücadele kazanılıp Lozan imzalanmasaydı işte Sevr'in bu maddeleriyle “Ordusuz Türkiye” projesi hayata geçirilecekti.

SEVR'E UYGUN ADIMLAR
Benim gördüğüm şu: Önce NATO sonra FETÖ eliyle TSK zayıflatıldı. Son 15 yılda Sevr'in askeri maddeleri tek tek hayata geçirildi geçiriliyor.
Önce 2007'den itibaren TSK'ya yönelik Ergenekon Balyoz ve Askeri Casusluk gibi FETÖ kumpasları başladı. TSK sanık PKK tanık yapıldı. Bu süreçte ordunun “Kozmik Oda”sına bile girildi. Özellikle “MİLGEM” gibi projelerle güçlenen Deniz Kuvvetleri bitirilmek istendi?
15 Temmuz sonrası OHAL kararlarıyla Jandarma İçişleri Bakanlığı'na kuvvet komutanlıkları Milli Savunma Bakanlığı'na bağlandı. Sivillerin Jandarma Genel Komutanı olabilmesine olanak sağlandı. Genelkurmay Başkanı sivil dönemlerde ordu komutanı olmaktan çıkarıldı. Böylece Sevr'in 152. maddesinde istenildiği gibi ordunun adeta bir polis gücüne dönüştürülme yolu açıldı.

“Madde 168 Türkiye'de ancak izin verilen birlikler için subay ve astsubay yetiştirmek amacıyla kesinlikle zorunlu bulunan aşağıdaki okullar kalacaktır. Subay okulu… Her yersel bölge için birer küçük astsubay okulu. ”
15 Temmuz sonrasında OHAL kararlarıyla 1800'lerde kurulan askeri liseler Kara Harp Okulu Deniz Harp Okulu ve Harp Akademisi kapatıldı. Böylece Sevr'in 168. maddesinde istenildiği şekilde askeri okullar kapatılmış oldu. Sevr'in 168. maddesinde askeri okullar kapatıldıktan sonra 1 subay ve her yersel bölgede 1'er astsubay okulu açılması istenmişti. Bilindiği gibi! 15 Temmuz sonrasında Milli Savunma Üniversitesi açıldı.
Son olarak da yeni askerlik kanunuyla Atatürk'ün 1111 Sayılı Askerlik Kanunu değiştirilerek askerlik parası olan için bedelli parası olmayan için 6 aya indirildi. Böylece Sevr'in “Askere Alma” başlığını taşıyan 165. maddesinin istediği biçimde “zorunlu askerliğin kaldırılması” yolunda önemli bir adım atıldı.
Şimdi soruyorum; Türkiye üstelik dört bir yandan kuşatılmışken neden anayasadaki ifadesiyle “hak ve ödev” olan askerlik “hak ve ödev” olmaktan çıkarılmak isteniyor? Neden ordunun büyük bir bölümü terhis ediliyor? Askeri okullar niye kapatıldı?
İktidar son yıllarda yapılan askeri düzenlemelerle Sevr'e uygun adımlar atıldığını görmüyor mu?
 Kaynak:
[status draft]
[nogallery]
[geotag on]
[publicize off|twitter|facebook]
[category araştırma]
[tags GÜNDEM ANALİZİ, SİNAN MEYDAN, SEVR]
&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&&
Prof.Dr.Sadık Rıdvan Karluk’un 29 Temmuz 2017 tarihinde LOZAN ANLAŞMASI TÜRK ULUSUNUN VE BAĞIMSIZLIĞININ YENİDEN DOĞUŞ BELGESİDİR, makalesinin son bölümünü buraya aktarmak istedik.
Lozan Anlaşması konusunda son sözü Mustafa Kemal Atatürk  söylemiştir: “Saygıdeğer Efendiler, Lozan Barış Anlaşması’nın içine aldığı esasları, diğer  barış teklifleriyle  daha çok karşılaştırmaya gerek olmadığı kanısındayım. Lozan Barış Anlaşması, Türk Ulus’una yüzyıllardan beri hazırlanmış  ve Sevr Anlaşması ile  tamamlandığı sanılmış  büyük bir suikastın yıkılışını anlatan bir belgedir.  Osmanlı tarihinde benzeri bulunmayan bir siyasal utku eseridir” (1927, Söylev, II, s. 76, 24 Temmuz 1933, Hakimiyet-i Milliye Gazetesi)
Birleşik Krallık açısından değerlendirmeyi ise İngiliz Sir Andrew Ryan  yapmıştır:: “Lozan’da onursuz bir barış imzaladık. Lozan, Birleşik Krallığın  şimdiye  kadar imzalamış olduğu anlaşmaların en uğursuzu, en mutsuzu, en kötüsüdür.”
Son söz: 
Lozan, Türkiye Cumhuriyetinin tapu senedir.

Prof. Dr. S Rıdvan Karluk
AKEV Üniversitesi


https://ssl.gstatic.com/ui/v1/icons/mail/images/cleardot.gif

27 Mayıs 2019 Pazartesi

Atatürk'ün eğitime verdiği önemi anlayabilseydik.


ATATÜRK VE EĞİTİM
Prof. Dr. Nuray SENEMOĞLU


     Atatürk’ün, söylevlerine, gerçekleştirdiği devrimlere, ortaya koyduğu ilkelere yaşamında onunla doğrudan etkileşimde bulunma olanağına sahip olmuş kişilerin anılarına baktığımız zaman, onun çok başarılı bir asker, iyi bir politikacı, tam bir devlet adamı, nitelikli bir ekonomist, mükemmel bir yönetici ve her şeyden önce de eşsiz bir eğitimci, hatta bir eğitim bilimci olduğunu görüyoruz.
     Atatürk bir ulusun yaşamında eğitimin önemini belki de en iyi anlamış, anlatmış devlet kurucusu ve Cumhurbaşkanı idi.
     Ona göre, ekonomide, sağlıkta, sanatta, sporda nerede bir problem varsa onun temelinde eğitim yatmaktadır.
     Atatürk’ün eğitimle ilgili politikalarına giriş yapmadan önce Atatürk’ü yeni eğitim politikaları geliştirmeye yönelten eski eğitimle ilgili saptamalarını kısaca gözden geçirmekte yarar görülmektedir.
     Atatürk’ün eğitime ne denli önem verdiğinin bir kanıtı olarak Kurtuluş Savaşı sırasında Sakarya savaşının kokularının geldiği en zor koşulların yaşandığı 1921 Temmuzunda bir ara cepheden Ankara’ya dönerek 16-21 Temmuzunda 1. Maarif Kongresini toplamıştır. Türk öğretmen temsilcilerini biraraya getirerek o güne kadar izlenen geleneksel eğitim yöntemlerinin ülkenin geri kalmasında önemli bir etken olduğunu; ve bundan böyle ulusun gelişimini sağlayacak milli eğitim politikaları ve programı geliştirmek gereğini vurgulamıştır.
     Atatürk 1923’te Eskişehir’de yaptığı bir toplantıda da geleneksel eğitimle ilgili şu saptamayı yapmıştır.
     1- İstikrarlı bir eğitim politikamız yoktur.
     "Bundan önce her maarif nazırının birer programı vardı. Memleketin maarifinde çeşitli programların tatbiki yüzünden öğretim berbat hale geldi. Efendiler! Bu seyahatim sırasında görüştüğüm 25 Yıllık bir Milli Eğitim Müdürü memleketin çeşitli yerlerini dolaşmış; dediğine göre birbirine zıt birçok programlar almış, uygulamış ve uygulattırmıştır. Çünkü, hükümete gelen her nazır kendine göre bir program yapıyor, onu uygulatıyor, bir müddet sonra başka bir nazır geliyor, onu beğenmiyor, başka bir program uygulatıyordu."
     2- Eğitimimizin amacı kendini, hayatı bilmeyen, her konuda yüzeysel bilgi sahibi, tüketici insan yetiştirmek olmuştur.
     Atatürk, Eskişehir’deki konuşmasını şöyle sürdürür: "Bütün bu uygulama ve programlar ne veriyordu? Çok bilmiş çok öğrenmiş bir takım insanlar, Amma neyi bilmiş efendiler! Bir takım teorileri bir takım nazariyeti sadece ezberlemiş kişiler. Amma neyi bilmemiş efendiler? Kendini bilmemiş, hayatın ihtiyacını bilmemiş, yaşamak için hiçbir şeyi bilmemiş ve aç kalmış insanlar." Ve Atatürk devam eder. "Bundan sonra eğitimde izlenecek yol, her an değişmeyen belirli çizgisi olan eğitimdir. Bu eğitimden amaç, bilgiyi insan için bir süs, uygar bir zevk olmaktan çok, maddi hayatta başarı sağlayan pratik ve işe yarar bir araç haline getirmektir. İlk ve orta öğretim, mutlaka insanlığa, medeniyetin gerektirdiği bilim ve tekniği versin, fakat o kadar pratik ve zevkli versin ki çocuk okuldan çıktığı zaman aç kalmaya mahkum olmadığına emin olsun. Çünkü maarifin gayesi sadece hükümete memur yetiştirmek değildir."
     Atatürk’e göre geleneksel eğitim kelimenin tam anlamıyla millete "Yabancı" bir eğitimdir.
     Geleneksel eğitim hem kuruluş sistemi ve hem de özü yönünden milli değildir. Bu eğitim milli dil, milli tarih, milli sanat yani top yekün milli kültürün gelişmesine uygun değildir. Bu ise milli benlik duygusunun zayıflamasına yol açmıştır.
     Geleneksel eğitim bütünüyle bilimsel zihniyete kapısını kapatmıştır.

     Geleneksel eğitim yöntemleri yaratıcılığı engelleyici niteliktedir. Yalnızca ezberciliğe dayanmaktadır. Bu ise yapıcı ve yaratıcı yeni nesillerin yetişmesini sağlamaktan uzak bulunmaktadır.
     Bu sözler hem geleneksel eğitimin bir eleştirisi hem de eğitimle ilgili yapılacak yeni düzenlemelerde dikkat edilmesi gereken ilkeler ile ilgili bir uyarıdır.
     Atatürk, eğitim politikasında iki temel hedef göstermiştir.
     1. Cehaletin yenilmesi
     2. Türk ulusunun çağdaş uygarlık düzeyine ve hatta üstüne çıkartılması.
     BU HEDEFLERE ULAŞABİLMEK İÇİN, ATATÜRK’E GÖRE MİLLİ EĞİTİM ŞU ÖZELLİKLERE SAHİP OLMALIDIR.
  • Sağdan soldan alınmayan ulusal gelenek ve kökümüze dayanan ulusal bir eğitim
  • Her şeyden evvel milli hakimiyet ve istiklalimizin değerini bilen ve onu kesinlikle korumaya kararlı bir gençliğin yetişmesine rehberlik
  • İnsanlığa karşı saygılı, iyi kalpli ve ahlaklı vatandaşlar yetiştirme
  • Tam vicdan ve fikir hürriyetine sahip ve saygılı, laik bireyler yetiştirme
  • Zorlama ve şiddete dayanmayan şuurlu bir disiplin anlayışı kazandırma
  • Kadın-erkek, ırk, din, mezhep ve sınıf farkı gözetmeden her vatandaşa fırsat eşitliği verme
  • Gençlerimizin fikir ve beden eğitimine önem verme
  • Toplumumuzun tümüne asgari düzeyde de olsa bilgi verme
  • Öğretimde deneye, uygulamaya, yaparak yaşayarak öğrenmeye dayanan ve hayatta geçerli bilgileri veren aktif bir öğretim sistemi uygulama
  • Bütün yeniliklere ve gelişmeye daima açık olan en ileri düzeyde bilgi verecek bir ders programı uygulama
     üDaha 20.yüzyılın ilk çeyreğinde büyük bir savaştan yeni çıkmış, halkın neredeyse tamamına yakını eğitimden yoksun, 1927 sayımına göre, okuma-yazma bilenlerin 7 yaşından yukarı çağ nüfusa oranı % 5-6 olan ve her alanda geri kalmış bir ülkede, Mustafa Kemal Atatürk engin bir uzak görüşlülükle bilim toplumunun, yani 21. Yüzyılın gerektirdiği insan tipini çizmiş ve bunu gerçekleştirecek eğitim ilkelerini ortaya koymuştur.
      21.Yüzyılın bilim toplumunun gerektirdiği "fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür" özellikteki bireyleri yetiştirmek üzere, eğitim sistemini ezbercilikten kurtarıp yaratıcı, eleştirici, düşünme becerilerini geliştirebilecek uygulamaya dayalı bir eğitim sistemi önermiştir.
      Atatürk’e göre;
     "EĞİTİMİMİZ UYGULAMALI OLMALIDIR." Bu eğitim ilkesi, 20. Yüzyılda gelişmiş ülke adını alan ülkelerin eğitimlerinde benimsedikleri en önemli ilkedir. Belki de gelişmişlik düzeylerine katkıda bulunan en önemli nedendir. Uygulamaya, teknolojiye aktırılmayan, yaşamda kullanılmayan bilgi, uzun süreli bellekte yer kaplamaktan öteye geçemez. 21. Yüzyıl da bilgiyi uygulamalı olarak kazanan ve uygulamaya aktaran ülkelerin yüzyılı olacaktır.
      Mustafa Kemal Atatürk ise, gerek 1 Mart 1922’de, gerekse 1 Mart 1923’te Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni açış konuşmalarında eğitimimizin uygulamalı olması gerektiğine ilişkin ilkeyi açıkça ortaya koymuştur.
      1 Mart 1922 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisini açış konuşmalarında ;
      "Yurt çocuklarını toplumsal ve ekonomik alanlarda etkin ve verimli kılabilmek için gerekli olan ön bilgileri iş üstünde öğretme yöntemi, eğitim ve öğretimin ana kuralı olmalıdır. Orta öğretimde de eğitim ve öğretim yönteminin işe ve uygulamaya dayanması ilkesine uymak kesin olarak gereklidir." diyerek; yaparak yaşayarak öğrenmenin ve öğrenilenlerin uygulamaya, teknolojiye aktarılmasının, gerek bireyin gerekse ülkenin gelişimindeki önemini ortaya koymuştur. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki eğitim uygulamalarında da, bireyin, ailenin, toplumun ihtiyaçları dikkate alınarak, geziye, gözleme, deneye, uygulamaya, kısacası yaparak yaşayarak öğrenmeye ağırlık verildiği görülmektedir.
     1 Mart 1923 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açış konuşmasında ise şöyle seslenmiştir:

     "Baylar, eğitim ve öğretimde uygulanacak yöntem, bilgiyi insan için gereksiz bir süs, bir baskı aracı ya da bir uygarlık zevkinden çok, yaşamda başarıya ulaşmayı sağlayan, işe yarar ve kullanılabilen bir araç durumuna getirmektir. Uygulamaya dayanan yaygın bir eğitim-öğretim için yurdun önemli merkezlerinde çağdaş kitaplıklar, çeşitli bitki ve hayvanları içine alan bahçeler, konservatuarlar, atölyeler, müzeler, galeriler, sergi salonları kurmak gerekli olduğu gibi ilçe merkezlerine dek bütün yurdun basımevleriyle donatılması gerekmektedir."
     Bugün ne yazık ki 21. Yüzyıla girerken eğitim uygulamalarımıza baktığımızda ise, hâlâ aktif öğrenme ve öğretme stratejilerini yerleştiremediğimizi, bu ilkeleri bazı öğretim elemanları, müfettiş ve öğretmenlere benimsetmek için büyük çaba harcamak durumunda kaldığımızı görüyoruz.
     Oysa, çağdaş öğrenme ve öğretme ilkelerinin 1924 İlkokul programında yer aldığını ve Cumhuriyetin ilk yıllarında bu ilkeleri uygulama konusunda önemli bir çaba gösterildiği ve başarıldığını görmekteyiz.
     MİLLİ EĞİTİMİN BU ÖZELLİKLERE SAHİP OLMASI İÇİN EĞİTİMDE ŞU İLKELERİ UYGULAMIŞTIR.
     1. Eğitim milli olmalıdır.
     2. Öğretimde birlik sağlanmalıdır.
     3. Eğitim bilimsel olmalıdır.
     4. Eğitim yaygınlaştırılmalıdır.
     EĞİTİM MİLLİ OLMALIDIR
     Atatürk, Türk Milli Eğitiminde ne doğuyu ne batıyı taklit etmeyi düşünmemiştir. Doğunun ve batının eğitim sistemlerini incelemiş; zaman zaman dış ülkelerden John Dawey gibi bazı meşhur eğitimcileri ülkeye davet ederek onların görüşlerini almış; yöntemlerinden yararlanmayı istemiştir. Ancak hiçbir zaman taklitçilik, kopyacılık istememiştir. Atatürk bu konuda doğudan ve batıdan yapılacak kopya ve aktarmaları çok tehlikeli görmektedir.
     Atatürk’e göre;
     "Türk eğitimi; dilde milli olacak, yöntemde milli olacak, araç ve gereçte milli olacaktır. Atatürkçü eğitimle yetişen gençler, bağımsızlığın güvencesi olacaktır. Vatan ve millet çıkarlarını her şeyin üstünde tutacak insanlar olarak yetiştirilecektir.
     "Yetişecek çocuklarımıza ve gençlerimize öğrenim sınırı ne olursa olsun önce Türkiye’nin bağımsızlığına, kendi benliğine, milli geleneklerine düşman olan bütün unsurlarla mücadele etmek gereği öğretilmelidir. Dünyada uluslararası duruma göre böyle bir mücadelenin gerektirdiği manevi unsurlara sahip olmayan kişilerden oluşan toplumlara hayat ve bağımsızlık hakkı yoktur"
     "Kültür tamamen milli bir konudur ve programlarımız milli olacaktır." Ancak "İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve milletin kafasına sokacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur. Eğitimin çağdaş kültüre dayanması; eğitimdeki millilik esasını bozmaz."
      ATATÜRK EĞİTİMİ HEM MİLLİ, HEM LAİK, HEM BİLİMSEL, HALE GETİREBİLMEK İÇİN
     3 Mart 1924’de Tevhid-i Tedrisat yasasının çıkarılmasını sağlamıştır.
     Ayrıca eğitimi milli hale getirip yaygınlaştırabilmek için Türkçe konuşma ve yazmaya daha uygun Yeni Türk Alfabesi 1 Kasım 1928’de uygulamaya konmuştur.
     Yukarıdakilere ek olarak dil, tarih ve kültürün milli olabilmesi için;
  • Türk Dil kurumunun ve
  • Türk Tarih Kurumunun kurulmasını sağlamıştır
     ÖĞRETİMDE BİRLİK SAĞLANMALI EĞİTİM LAİK OLMALIDIR
     Sistem kuramında temel ilke, amaç birliğidir, Osmanlıda eğitim genellikle dinseldir. Tanzimat ile Avrupadan batı eğitimi kısmen alınır. Bu sefer de kaynak ve uygulama yönünden eğitim ikiye bölünür. Adeta iki ayrı kafa ve ruh yetişmeye başlar. Bu ikilik zararlı sonuçlar doğurmakta, bu arada azınlık ve yabancı okullarda başka yönde eğitim yapılmakta ve okullara müfettiş girememekte, çoğu da Ermeni ve Rum çetelerine yataklık yapmaktadır.
     Atatürk’ün benimsediği eğitimin, milli niteliklere sahip ve başarılı olabilmesi için her şeyden evvel öğretimde birliğin olması gerekir. 3 Mart 1924’te Tevhid-i Tedrisat Kanunu çıkarılarak Milli Eğitimde birlik, bütünlük sağlanmıştır. Medrese ve okullar Maarif Bakanlığına bağlanmış; tekkeler, türbeler, zaviyeler kapatılmıştır. Yabancı ve azınlık okulları devlet kontrolüne girmiştir.
Böylece, daha önce mektepli ve medreseli olarak ikiye bölünmüş olan toplumun sosyal bütünleşmesi ve çağdaşlaşması, eğitimin bilimsel temellere dayalı olmasının ilk adımı atılmıştır.
Eğitimde birlik ilkesi sınıfsal, kültürel yönden farklılıkların da ortadan kaldırılmasını sağlamıştır.
     Dini eğitim kurumları ile çağdaş eğitim kurumları arasındaki ikiliğe son vererek, dine saygılı fakat laik görüşü dayalı eğitim birliği getirmiştir.
     Atatürk ülkenin bütünlüğü ve birliği açısından öğretim kurumlarının birleştirilmesi ve bir milli eğitim sisteminin uygulanmasını şu sözleri ile de ifade etmiştir.
     "Bir milletin fertleri ancak bir eğitim görebilir. İki türlü eğitim bir memlekette iki türlü insan yetiştirir. Bu ise duygu ve fikir birliğine ve gelişim amaçlarına tamamen ayrıdır."
     EĞİTİM BİLİMSEL OLMALIDIR
     Atatürk eğitimin dogmalardan hurafelerden alınarak bilimsel temellere dayalı olması gerektiğini vurgulamıştır.
     22 Eylül 1924’te yaptığı bir konuşmasında Atatürk "Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, başarı için en hakiki mürşit ilimdir, fendir. İlim ve fennin haricinde mürşit aramak gaflettir, cehalettir, delalettir. Yalnız ilim ve fennin yaşadığımız her dakikadaki safhalarının gelişimini anlamak ve zamanla takip etmek gerekir" demektedir.
     Ona göre "bilim, fen ve uygarlık insanların müşterek malıdır. Eğitimin çağdaş kültüre dayanması; eğitimde millilik esasını bozmaz.
     "Biz batı medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi, kendi bünyemize uygun bulduğumuz için dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz."
     Özellikle "Okullarda eğitimin bilimsel ve teknik temellere dayalı olması, öğrencilerin okullarda öğrendiklerini uyguladıkları takdirde hem okulda hem de yaşamda başarılı olacaklarınıbelirtmiştir.
     Atatürk’ün eğitimin bilimsel yöntem ve ilkelere dayalı olması gerektiğini şu konuşması da açıkça ifade etmektedir.
     "Ben manevi miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş, kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevi mirasım bilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim açmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında belki gayelere tamamen eremediğimizi; fakat asla ödün vermediğimizi akıl ve bilimi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman süratle ilerliyor. Milletlerin, toplumların kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada asla değişmeyecek hükümler getirdiğimi iddia etmek aklın ve bilimin gelişimini inkar etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra benimsemek isteyenler; bu temel eksen üzerinde akıl ve bilimin rehberliğini kabul ederlerse manevi mirasçılarım olurlar."
     EĞİTİM YAYGINLAŞTIRILMALIDIR
     EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ ve KARMA EĞİTİM SAĞLANMALIDIR.
     Atatürk’ün öngördüğü Cumhuriyet eğitimi yaygın, demokratik, halkçı bir eğitimdir. Yani bütün ulusun yetişmesini, gelişmesini ve kültürlü vatandaşlar olmasını sağlayan bir eğitimdir.
     Atatürk "Büyük Türk milleti cahillikten, az emekle, kısa yoldan ancak kendi güzel ve asil diline kolay uyan bir vasıta ile sıyrılabilir. Bu okuma,yazma anahtarı, ancak latin esasından alınan Türk Alfabesidir.
     "Hedefe yalnız çocukları yetiştirmekle ulaşamayız. Çocuklar geleceğindir. Fakat geleceği yetiştirecek ana-babalar şimdiden az çok aydınlatılmalıdır ki yetiştirecekleri çocukları bu millet ve memlekete hizmet edebilecek, yararlı ve faydalı olabilecek şekilde yetiştirebilsinler. Bilenler bilmeyenleri toplayıp okutmayı bir vazife bilmelidirler."
     Okul dışında kalmış genç ve yaşlıların eğitimini kapsayan yaygın eğitim ve halk eğitimi kavramlarını ülkemize ilk olarak Atatürk getirmiş; halkevleri özellikle bu amaç için kurulmuştur. Yeni alfabenin kabülünden sonra Millet Mektepleri de bu planın bir parçasıdır. Ülkede var olan her imkanı halkın eğitimine yönlendirmiştir. Başta da Türk ordusu vardır. Ona göre, Silahlı kuvvetlerin en önemli görevi eğitimdir. Bu eğitim "Askeri Eğitim" den önce "Temel" ve "Genel Eğitim" dir.
     Ayrıca, Atatürk Türk toplumunun ilerleyebilmesi için kadın ve erkeğin eşit esaslar çerçevesinde eğitilmeleri ve çalışmaları gerektiğini ifade etmiştir.
     "Belki kadına değer verme ve saygı göstermemizin en büyük nedenlerinden biri de onun en büyük vazifesinin analık olmasındandır. Ülkenin yarısı kadındır. Diğer yarısı da onun doğurduğu ve yetiştirdiği erkek evlatlardır. İlk terbiye verilen yer ana kucağıdır. Milletimiz kuvvetli bir millet olmaya karar vermiştir. Bu ülkeyi gençlere bırakacağız. O gençlerin kızını da erkeğini de bu analar yetiştirecektir. Evlatlarını bu günkü hayat için faal hale getirmek pek çok niteliği taşımalarına bağlıdır. Bu sebeple kadınlarımız, erkeklerden daha verimli olgun ve bilgili olmaya mecburdur. Eğitimin baş amacı; kadınları her bakımdan iyi yetiştirmek suretiyle ülkeyi zinde ve güçlü yapmaktır."
     Atatürk karma eğitimin Türk Eğitim sisteminin temel ilkesi olması gerektiğini de vurgulamıştır. Okullarda kız ve erkek öğrencilerin bir arada okumasını ve kadını erkeğinden kaçan, çekingen, sorumluluklara katılmayan, kişiliği zayıf insan olarak görmememiz gerektiğini belirterek "Kadınlarımızı da erkeklerimiz gibi sorumluluğunu bilen, çağdaş düşünceli olarak yetiştirmeliyiz" demektedir.
     Bundan başka, Atatürk eğitimde fırsat eşitliğini de savunmuştur. Eğitimde kadın- erkek ayrımı yapılamayacağı gibi genç- yaşlı, zengin-fakir, şehirli-köylü ayrımı da yapılamaz. Toplum bir bütündür.
      Toplumdaki her bireye eğitimde fırsat eşitliği sağlanmalıdır. Eğitim, gençten ihtiyara; kadından erkeğe; fakirden zengine kadar bütün insanlarımızı içine almalıdır, demektedir.
     TÜM BU ÖZELLİKLERİN UYGULAMAYA KONABİLMESİ İÇİN İSE;
  • Öğretmenlerin nitelikli bir biçimde yetiştirilmesi gerektiğini
  • Programların çağdaş bir anlayışla bilimsel temellere uygun olarak düzenlenmesini; öğrencilerin yaparak yaşayarak zevkle öğrenmelerinin sağlanmasını ve yaşama hazırlayıcı olmasını;
  • Okulların çağdaş bir biçimde düzenlenmesini ve yaygınlaştırılmasını
  • Kütüphane ve kitapların yaygınlaştırılmasını sağlamaya çalışmıştır.
     Sonuç olarak Atatürk, eğitime, öğretmenlere büyük önem vermiş; Türkiye Cumhuriyetini çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne çıkarma yolunda birincil sorumluluğu onlara yüklemiştir.
Atatürk’e göre Milli Eğitimin bu çağdaş ilkelerini yaşama geçirecek , uygulayacak kişiler öğretmenlerdir.
      25 Ağustos 1924‘deki Öğretmen Birlikleri Kongresinde Atatürk öğretmenlere şöyle seslenmiştir. "Biliyorsunuz bu görüşlerin, programların kesin ve açık olması çok önemli olmakla birlikte etkili ve verimli olabilmesi onların yeterli, anlayışlı ve fedakar öğretmenlerce okullarımızda çok büyük bir özen ve istekle uygulanmasına bağlıdır. Sizin başarınız, cumhuriyetin başarısı olacaktır. Hiçbir zaman hatırınızdan çıkmasın ki Cumhuriyet sizden fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister. İşte bu yetenekteki insanları yetiştirmek için de bu yönde vazifelerini bilen yetenekli öğretmenler yetiştirmek gereklidir. İrfan ordusunun kıymeti öğretmenlerin kıymetidir."
      Öğretmenlere önemli sorumluluklar yükleyen Atatürk, öğretmenlerin durumu ve yaşam koşullarını iyileştirmek gerektiğini de unutmamıştır.
     1923’ de bu konuyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır.
     "Öğretmene ülkenin en ağır yükünü yükledik, ona en ağır sorumluluğu verdik. Türk milletinin geleceğini emanet ettik. Bu vazifeyi kendine hem bir meslek hem de bir ideal sayacak öğretmenler tarafından yapılmasını sağlamak için biz de bu meslekle ilgili istek ve ihtiyaçları diğer bütün mesleklerden önce sağlamalı ve öncelik sırasını bu mesleğe vermeliyiz. Bu mesleği refah seviyesi yüksek bir meslek haline getirmeli, güvence altına almalı, saygı değer mevkiine oturtmalıyız. Bizlerin yapacağı bu fedakarlık onların yaptıklarının yanında bir hiçtir."
     Bu durumda, değerli meslektaşlarım, irfan ordularının değerli elemanları acaba 21. Yüzyılda Atatürk’ün 20. Yüzyılın ilk çeyreğinde göstermiş olduğu hedeflere ulaşabildik mi? Bazı hedeflere ulaşılmış olmakla birlikte, öğretmenlerin hizmet öncesi ve hizmet içi eğitimlerinde, yasalarda yer almasına rağmen öğretmenlik mesleğinin saygın bir statüye kavuşturulmasında çağdaş eğitim programları ve uygulamalarında; hedeflerin henüz çok gerisinde olduğumuzu söylemek kendimize haksızlık olmaz.
O halde, değerli eğitimciler demokratik, laik Türkiye Cumhuriyetini Atatürk ilke ve devrimleri ışığında hızlı bir biçimde çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine taşımak için acele etmeliyiz.
Elele, saygı, sevgi, özveri ve çağdaş ilkelerle Atatürk rehberliğinde, bu yüce görevimizde biz Mustafa Kemallere , biz irfan ordularına başarılar diler, saygılar sunarım.


Prof. Dr. Nuray SENEMOĞLU